FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ >>>
Haftanın ortasında yaşanan kafa izni, ne kadar önemli ve aynı zamanda ne kadar yoğun bir tempo barındırıyormuş. Sabah gene erkenden kalkıp, evin değerlisini geçirip, internette uzundur biriktirdiğim kitap listemi gözden geçirirken zamanda kayboldum. Hangi kitap sitesinin ne kadar uygun olduğunu kontrol etmeye niyetlenirken kapının çalması ile güne başlama zili ile fırladım.
Hızla hazırlanıp, kuzenimle oğlumun okuluna veli görüşmesine yetişmek için aleceleyle çıktık. Sabah trafiğin yoğunluğu azalmıştı, sakin sakin motor ile Kabataş’a geçerken sohbete daldık. Birikmiş konularımızı güne sığdırma çabasında bir yanda da yetişme telaşı ile okula vardık. Babamızın katılımı ile okula girdik. Galatasaray Lisesinin kütüphanesine hayranlıkla baka baka görüşme salonuna ulaştık.
Çıktığımızda meydanda üstüne beyaz önlük geçirmiş arkasında, anayasa yazan orta yaşlı bir adam elinde megafon tek başına gösteri yapıyordu. Yürüyenler, biraz ürkek ve şaşkınlıkla uzağından bakarak geçiyorlardı. Hafif soğuk başlamış olmasına rağmen Beyoğlu’nun davetkâr havasının cazibesine kapılarak Tünele doğru yönelip kuzenimle başbaşa kaldık. Anzavur pasajında biraz dolanıp diğer köşedeki pasajtan toka ve şapka alırken öğlen vaktini bulmuştuk.
Doğum sonrası rejim yapan kuzenim ve son zamanların fazla kilosına sahip vücudum açlık belirtileri göstermeye başlayınca; ne Yapı Kredi Yayınlarına ne girişindeki yan duvarına tamirat yaptıran Robinson Crusoe’ya, ne de Paşabahçe’ye girebildik. Hızlı adımlarla Ece Aksoy’un Asmalımescit'te açtığı mekâna soğuktan üşümüş bir halde vardık. Ece Aksoy, dışarda arkadaşları ile çay içerken bizi hoşgeldiniz diyerek karşıladı.
Şebnem’in ilk gelişi idi; bir iki kez öğlen yemek yemiştim ama renkli geçen akşam yemekleri kısmet olmamıştı. İskemleye çıkabilmek için harcadığım çabayı gören garson hemen yardıma gelip ağır demir iskemleyi çekti. İskemlenin üzerinde iken çekiştirerek düz hale getirip yerleşmeye çalışırken, ne yaptığımı soran garsonla şaşkın şaşkın bakıştık. Düzeltmeye çalışıyorum dedim gülerek.
Dekarosyonu ile sade ama özenli bir hava yakalamış dedi kuzenim. Renkleri seven biri olarak gri ile uzlaşmasını şüpheyle izledim. Düz beyaz kâğıda tükenmez kalemle elle yazılmış menüden günün yemeklerini seçmeye çalışırken gene hepsinden yeme isteği beni dürttü. Klasik menüsüne de bakmayı ihmal etmedik.
Rejiminde bulunan çorba, salata seçeneklerini ararken dayanamayıp koca kâsede minik minik doğranmış sebzelerden oluşan çorbayı, domatesli pilavı, halka halka doğranmış patateslerin üzerine yerleştirilmiş sarımsaklı köfteyi ve en son gelen ıspanaklı sufleyi bir çırpıda sipariş verdim. Sanırım artık kilolarımla mutlu yaşamayı öğrenecektim.
Öğlen vakti olduğu için iyice boşalan mekanda başabaşa sohbete daldık. Hayatımızdan, şimdiki durumdan, gelecekte ne yapacağımızdan dem vururken Ece’nin mutfaktan gelen sesiyle irkildim. “ Kabak kalyeye sarımsak konmaz” diye kelimelere bastırınca dikkatim dağıldı. “ Eski alışkanlıklarından nasıl kurtulacaksın, sarımsak kalyenin tadını bozar” diye devam etti. Hem otoriter, hem öğretici ama o derece de yetenekli...
Yemeğin sonunda fondaki caz müziği ile üzerime tatlı bir rehavet çöktü. Pos cihazlarında yaşanan sıkıntı sonunda işimizi hallettik. Ece, yağmur yağıyor şemsiyeniz var mı diye sordu. Var diyen kuzenime kanıp elime tutuşturduğu şemsiyeyi açmaya çalışırken o yeni aldığı şapkası ile sakin sakin yürümeye başladı. Bir yandan iyi günler deyip ayrılırken açılıp ama anında kapanan t-box şemsiyesi ile cebeleşirken aradan Saadet Hanım’ın dükkanına yöneldik.
Kapısında oynayan kedileri aşıp Takıl’a girdik. Mehmet Can isimli kedisi tezgahın üzerinde yerleşmeye çalışırken alt kata indik.
Kayıp anlar, takıların içinde mutlu, her birinin emeğine, özenine bakarak daha girişte gözüme takılan incili bilezik kolumda tüm yüzükleri denedik.
Saadet Hanımla ev sahibinin trajik ölümünden ve mirasçılarından, ekonomiden söz ederken biraz evvel çıkan güçlü ve varlığını hissettiren ünlü mikro cerrahın parlayan derin mavi gözlerini ve hayatta tutunmuş olmasını hayranlıkla aklımdan çıkmıyordu. Sağlam duran kadınlardandı, kendinden emin ve her şey çözümlenecek bakış açısı ile bize ümit bırakıp gitmişti.
Takıları deneyip ve çayımızı bitirdikten sonra Galata’ya doğru yürümeye başladık. Soğuk hissediliyordu. Arabayla gidip geldiğim işimden sıcak bir ortamdan diğerine geçerken aslında hayatı ıskaladığımı tekrardan düşündüm. Seçimler ve yaşamlar derken Galata moda haftasına katıldığımızı tesadüfen fark ettik. Aklımda tarihleri tutmamıştım ama içgüdüsel olarak olmak istediğim yere gelmiştim.
Birden enerjimiz yerine geldi, etrafı kolaçan edelim derken genel trendin siyah ve diğer renkler güneşle birlikte kaybolmuştu sanki. Kahve dünyasına salep var mı diye ısınma güdüsüyle sordum. Genç kızların yüz ifadesi gülünecek gibiydi, olmadık bir soru karşında kalmış ya da salep nasıl bir içecek diye düşünüyorlardı. Yıllardır devam eden geleneksel espresso, capuccino kahve kültürümüze uygun bir talep değildi tabii benimki. Hafif hayal kırıklığı, hafif değişen kültürümüze gülümseyerek az sayıdaki tüm takı stantlarına baktım.
İyi ki Takıl’a uğramışım diye içimden geçirdim. Kayda değer hiçbir şey bulamamıştım. Bir tek Bahar Korçan’daki pudra rengindeki kadife ceketleri çok beğendim. Ve en az iki beden küçük eteği zayıflamama yardımcı bir meta olarak aldım. Gün içinde, üç bayanın en az beş kilo verdiklerini dinlemiş, bir yıl içinde aldığım kiloları düşünüp, bir yerden başlama fikrine yardımcı olacak etek elimde kararlı bir şekilde çıkmıştım, Konak pastanesinde paylaştığımız damla sakızlı milföyü yiyene dek…
Son turumuzu atarken Çiğdem ile karşıladık. Yıllardan sonra hoş bir sürpriz olmuştu. Gribe karşın öpüştük, konuşurken çay ikram etti. Her geleni soğuk havada sıcacık karşılıyor ve ısınmak için çay ikram ediyordu. Bahar Korçan’ın standında ki kızların biraz ilerdeki hanıma bir paket teslimi için birbirleriyle didişmelerinden sonra kendimi gayet iyi hissettim. Çiğdem’in tasarımı yaratıcı hırkanın bin bir türlü şekle girmesini hayretle seyrettik. Kartını alıp uzaklaşırken Nişantaşı’nda ziyaret edelim diye kararlaştırdık.
Uzun ama kısa bir gün idi bizim için, dönme vakti gelmişti. Aklımız uğrayamadığımız yerlerde Konak’ta verdiğimiz moladan sonra İstanbul trafiğine kalmadan evlerimize döndük.
Hayatta verilen kısa molalar, sıcak sohbetler, görmediğimiz ama bildiğimiz dostlarımıza rast gelmek o zaman hissediyorsun var olduğunu. Yaşamda yol alırken verilen kısa molalar gösteriyor içindeki yaşam sevincini; değer verilen tüm dostluklar, çocuklar ve aşklar içimizde…
